Aynur Kulak

Çağdaş edebiyatımıza öykü kitabı ve romanlar kazandıran, Arifiye’de Kuşlar ile edebi külliyatına yenisini ekleyen Jan Devrim içten anlatımı ve yalın diliyle dikkat çekiyor. “Bir hayalim var: Yıllar, çok yıllar sonra, bir insan benim bir kitabımı, bir öykümü tesadüf eseri okursa, ‘2000 yılının önünde arkasında yaşayan insanların hayalleri, duyguları, özlemleri bunlarmış’ diyebilsin istiyorum. O yüzden, büyük olayları, büyük kavgaları, ölümleri, toplumu değiştiren dertleri anlatamıyorum. Onun yerine, bir küçük çocuğun, yolculuk sırasında duyduğu kuş sesini anlatıyorum.” diyor Jan Devrim edebiyata ve hayata ilişkin hayallerini bizimle paylaşırken. Jan Devrim ile yaptığımız kapsamlı söyleşi için buyurun lütfen.

Sohbetimize biyografiniz ile başlamak istiyorum. Bilgisayar programcısı ve bilgi teknolojileri uzmanısınız fakat görüyorum ki, edebiyat ve yazmak hep var, öyle değil mi? Edebiyatla olan bağınızı nasıl anlatırsınız?

Üretim hayatına iki ayrı kanalda başladım. Henüz lise öğrencisiydim, küçük bir gazetede yazmaya başladım ve aynı zamanda bir bilgisayar şirketinde çalıştım. Bilgisayar programcılığı ile başlayan iş hayatım, beni çeşitli sektörlerde yöneticiliğe taşıdı; yazma maceram ise romanlara, öykülere. Bana göre öyküler dinlemek ve anlatmak; insanın en temel ihtiyaçları arasında. Biz, dertlerini kıssalar ile, fıkralar ile anlatan bir coğrafyada yaşıyoruz. Kuru kuruya bir konuyu açıklamak bizlere göre değil. Beni bu “anlatma” ve onun yol açtığı “anlama” çabası hep çok etkiledi.  Edebiyatı, anlatma sanatını, bu anlamda hayatın merkezinde görüyorum. Anlatamayacaksak, yaşamak anlamsız hale geliyor.

Özetle, her işimde ve anımda, bir öykü olması için çaba gösteriyorum. İnsanların öykülerini dinlemeye çalışıyorum. Hayatın akışının içinde olmak, bir öykünün içinde olmak gibi geliyor.

Küçük yaşlardan itibaren okumayı sevdiğinizi düşünüyorum. Yazar olmaya ve kafanızdaki hikayeleri kâğıda dökmeye ne zaman karar verdiniz? Bu süreci biraz anlatabilir misiniz?

Türkçeyi sonradan öğrendim. Öğrendiğim andan itibaren okumak, benim için çok önemli hale geldi. Belki Türkçeyi sonradan öğrendiğim için, yalnızlaştım ve yalnızlaştıkça daha fazla okudum. Evimizde hem siyasi kitaplar, romanlar olurdu hem de çizgi romanlar. Klasikler, TommiksTeksas gibi kitaplar vardı.  Onları okuyup hayal kurardım. Yine önemli romanları hatırlıyorum, Yorgun Savaşçı’yı okumaya çalışmıştım mesela. Sonra hayallerim kitap gibi gelmeye başladı. Birkaç kısa öykü yazdım, bir yerel gazetede mizah yazıları yazdım ve yavaş yavaş anlatma sanatı hayatımı kapladı. Küçük şehirden, elimde birkaç kitap ve bir sırt çantası ile İstanbul’a geldiğimde, yayınevlerinin dünyasında yer bulamam zannetmiştim. Meğer, yazarlar en çok birbirlerinden nefret edermiş, onu da öğrendim. Ama en büyük desteği de onlardan gördüm. Acemi, genç bir yazar olmak, hem sert eleştirilere dayanmayı hem de yorulmadan yazmayı gerektiriyormuş.  İlk kitabım çıktığında, bir çocuğum daha olmuş gibi sevinmiştim. Kendi kelimelerimi, konularımı bulana kadar çok uğraştım. Şimdi artık neleri yazmak istediğimi daha iyi biliyorum. Yazdığım dergileri, gazeteleri özlemiyor değilim ama galiba artık okuyucu ile buluşmak için kitapları beklemem gerekiyor.

Arifiyede Kuşlar sekizinci kitabınız. Kayıp Bahçenin Çocukları öykü seçkisiyle giriş yapıyorsunuz çağdaş edebiyatımıza ve romanlar da yazdığınız bir külliyat ediniyorsunuz. Bir külliyat sahibi olmayı düşünüp hayal ederek mi çıkmıştınız yola, yoksa kitaplar süreç içerisinde kendiliğinden mi oluştular?

Kitaplar kendini anlattı diyebilirim. Yazdığım romanları, öykü olarak yazmaya çalıştım ama olmadı. O kahramanlar, o konular bir öyküye girmedi. Ben beceremedim belki de. Öykülerim ise roman olmak için gerekli müziği bulamadı.

Öykü kitaplarımda birbirini takip eden öyküler de var; bir öykünün devamını başka bir kitapta bulmak mümkün. Böyle kurguladığım için değil ama o öykünün ya da konunun kendini büyüttüğünü gördüğüm için oldu. Örneğin “Çolak Tanrı Za” benim yazmaya devam edeceğim bir konu. Felsefeye, insanın inancına o kapıdan giriyorum. Benzeri konular, insanlar öyküler ya da romanlar arasında geziyor. Bu da çok hoşuma gidiyor doğrusu. Sanki, kimsenin göremediği bir sırrı, kitapların içine saklamış gibi hissediyorum.

Arifiye’de Kuşlar ile Kayıp Bahçenin Çocukları arasında bir köprü var. İlk kitabımda küçük şehrin izi, kokusu vardı. Bu kitapta da var. Yazdığım konular artık belirginleşti, şimdilik bunların mahallesinde dolaşacağım, bahçelerinde uyuyacağım. Bu konular benden sıkılırsa, ileride, çok daha yaşlandığımda, başka konulara geçebilirim.

Arifiyede Kuşlar öykü seçkisi içerisindeki öykülerinizi yazarken temel motivasyonunuz neydi? Ya da şöyle soracak olursam temel meseleniz, odaklandığınız temalar nelerdi?

Temel motivasyonum sıradan insanlar, onların hayatlarını ve duygularını yazmak. Bir hayalim var: Yıllar, çok yıllar sonra, bir insan benim bir kitabımı, bir öykümü tesadüf eseri okursa, “2000 yılının önünde arkasında yaşayan insanların hayalleri, duyguları, özlemleri bunlarmış” diyebilsin istiyorum. O yüzden, büyük olayları, büyük kavgaları, ölümleri, toplumu değiştiren dertleri anlatamıyorum. Onun yerine, bir küçük çocuğun yolculuk sırasında duyduğu kuş sesini anlatıyorum.

Arifiyede Kuşlar öyküsünü ve bu öykünün ismini neden kitaba vermek istediğinizi konuşmak istiyorum sizinle. Öykünün içinden bir tren geçiyor, bir yolculuk ve göç hikayesi bu ve içinde umutsuzluğu barındırsa da umudun da hikayesi.

Bu öykü, bir insanın yaşadıklarından esinleniyor aslında.  Gerçekten Erzurum’dan yola çıkmış bir ufak çocuk, yıllar önce, yaklaşık 50 yıl önce, o istasyonda durdu, kuşları dinledi ve içinde korku, ümit, endişe ile yola devam etti. Bu göçü yaşayan insanın hayatında, bana o an, gözyaşları ile anlatacak kadar büyük etki bırakmıştı. Aslında ne kadar sıradan bir olay, öyle sıradan ki, hepimiz her gün kuş seslerini duyuyoruz. Ama o küçük çocuk, o anda kuş sesleri ile hayatının en önemli anını yaşamıştı. Bugün, hepimiz geçmişimize baksak, anlamsız, küçük bir anı, bizim hayatımızın dönüm noktasıdır.

Çok uzun zaman aradığım tanımı, tarihçi Cemal Kafadar yaptı: “Yakından bakıldığında sıra dışı olmayan kimse var mı?” Ben yaşadığım küçük şehirde, herkesin ilginç, dinlemeye değer bir öyküsü olduğunu görmüştüm. Sonra, büyük şehrin gürültüsünde, bu öykülerin sesi kısıldı. Hepimiz birbirimize benzemeye başladık. Aslında, aradığım bizi özel kılan bu farklılıklar. Sevdiklerimiz, sevmediklerimiz, hayal kırıklıklarımız, arzularımız, bizi heyecanlandıran ya da korkutan hayaller. Bu öykü, bir çocuğun, ömrünün büyük kısmı boyunca taşıdığı bir anı bize anlatıyor. Okuyucu, o çocuğun gözünden dinliyor ama ben bana anlatan gözü yaşlı, hayal kırıklıkları ile dolu, ömrünün çoğu bitmiş bir insandan dinlemiştim.

Kuşların öyküdeki varlığı önemli, bu imgeyi de konuşmak isterim.

Kuşlar, bu öyküde ve bir önce çıkan romanımda önemli bir yere sahip. Onların varlığı bize ümit veriyor, hayatın devam ettiğini, sabah olduğunu ya da olacağını hatırlatıyor. Ben sabah evden çıktığımda, kuş seslerini duyabiliyorsam, daha mutlu oluyorum. Herhalde, bir makinistin durup kuş sesini dinlemesinde de bunları görmek lazım. Bir çocuğun bunu unutmamasında da.

Kitap içerisindeki her öykü birbirinden bağımsız fakat geçmişle veya şimdiyle olsun ve diğer yandan geleceğe doğru da uzanan bir bağ da kurulmak isteniyor her öyküde. Bütüncül olarak öyküleri bu bağ kurmak isteği üzerinden konuşabilir miyiz? Mesela taşra insanı anlatısı var bu bütünlük içinde veya o an ne hissediyoruz; bir eşya veya bir koku bizi hangi hatıranın içine götürüyor gibi detaylar tek tek öyküleri bütünlüğe kavuşturuyor.

Taşra ya da küçük şehir aslında birçoğumuzun bir şekilde değmeye devam ettiği ya da değmesi gereken bir yer. Mahallemiz orası, içimizde o koku hala var. Birçoğumuzun en azından. Bu ülkenin büyükşehir nüfusu ikinci, üçüncü kuşağı yeni görmeye başladı. Bir adım geriye gidince, 1. Dünya Savaşı’nın arkasında, bir avuç kalmış, fakir Anadolu’nun bir köyüne varıyoruz. Taşranın içimize bıraktığı ilişkiler, onların bağları, kavramları, insanların zannettiğinin çok derininde. O bağı, ilişkiyi, sesi bulmaya çalışıyorum.

Birçok insan, elbisesini giydiği gibi, başka bir yüzü, sesi giymeye çalışıyor, giydiğini zannediyor. Oysa, o koku içimizde yaşıyor. Belli kavramlara gelince bunu daha iyi görüyoruz. Hele hele, içimizdeki büyük seslere hitap eden, kıskançlık, şehvet, istek, korku, nefret gibi kavramlara gelince, kurduğumuz o dünyanın yüzü siliniyor, yerine başka bir yüz geliyor. Her ne ise o.

Ben insanların içindeki o kokuyu arıyorum. Kaybettiklerinde üzüldükleri, gördüklerinde utandıkları o kokuyu. Kiminin sahiplenerek varlığını kabul ettiği, kiminin de reddederek. Geçmişin, ailemizin, babamızın, çay bardağının, komşu çocuğunun oyuncağının, terk edildiğimiz anın üzüntüsünün kokusunu bulmaya çalışıyorum. Bazen bu koku bir unutulmuş, yıpranmış, atılmış koltukta çıkıyor, bazen de birbirine zıt gibi görünen iki kadının yıllanmış ilişkisinde.

Öykülerdeki karakterlerinizi konuşmak istiyorum. Çoğunu tanıyormuşsunuz, gözlemlemişsiniz ve onlara bir öykü içinde yer vererek, öykülerini armağan etmek istemişsiniz gibi geldi. Babaanne mesela, Salih amca, Fatma, Makbule ile Rukiye mesela.

Mutfağımızın rafında ne varsa, onunla çorbamızı pişiriyoruz. Salih Amca, benim bir anlığına gördüğüm bir karakter, birkaç saniye. Ama onun bakışından, tutumundan, sesinden bir öykü çıktı. Bence güzel de bir öykü oldu. Nesneler üzerinden hayalleri anlatan basit bir öykü ama bence o insanın öyküsü. Yine diğer karakterler de öyle, belki iki belki beş kişinin bende bıraktıklarının birleşmesi, buluşması. Bu yüzden, hayatın içinde olmak istiyorum. İnsanları izlemek istiyorum. Orada olup o bakışı görmeden yazmak zor geliyor. İnsanların çoğunun içe dönük, hassas hatta yaralı olduğunu düşünüyorum. Büyük sesli, büyük elli insanların da, yalnız kaldıkları anları görmek lazım. O anlarda söylediklerini dinlemek lazım. Bunun için sessizce izlemek gerekiyor. Bir bakış, bize hepsini anlatabilir.

Hepimiz, yalnız kalınca çocuk oluyoruz. Hepimiz, yalnız kalınca saklanmak istiyoruz.

Sade ama yoğun bir dil tercihi ile yazıyorsunuz. Romanlarınız da var fakat öykü yazmak daha kompakt olduğu için anlatım yoğunluğu daha farklı bir tür. Şunu sormak istiyorum; metni kısaltmak mı zor, genişletmek mi, yazarken en çok hangi noktada daha titiz bir sürece giriyorsunuz?

Roman beni çok zorluyor. Çünkü ben hızlı, bir kerede okunan metinlere alışkınım. Ama bazı konular öyküyle anlatılmıyor. Eğer metin direniyorsa, kısaltmak da genişletmek de zor. Hani bir yola çıkarız, bazen yolculuk çok güzeldir bitmesin isteriz. Bazen de bir eşikte beklerken, yol gözümüzde büyür, bir an önce oraya varmak isteriz. Öykülerimi, romanları yazarken böyle hissediyorum. Bazen yolu anlatmak çok hoşuma gidiyor, uzun uzun dağları, rüzgarları, tren istasyonlarını, oradaki insanları anlatmak istiyorum. Bazen de varmak istiyorum.

Bir sonraki çalışmanız ne olacak, öykü mü roman mı düşünüyorsunuz?

İki kitap üzerinde çalışıyorum. Bir öykü kitabı, insanların çok büyük günahlarını, hatalarını anlatmaya çalışacağım. Sanırım yarısı bitti. Parça parça bir iki öyküyü yayınladım. Beni heyecanlandırıyor. Bir romanın ilk bölümünü bitirdim. Çok ilgimi çeken, heretik sufi hareketleri üzerinde çalışıyorum. Bunların topluma, insana etkisi ve nasıl insanları çektikleri.

Umarım bitirebilirim.

Yazının kaynağına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir